 |
Birazdan okuyacağınız yazı, ilk olarak 8 Mayıs 2015 tarihinde Sports Illustrated'da yayınlanmıştır. |
Houston’lı olanı da var, Compton’da büyüyeni de, Iowa’nın küçük bir
kasabasından ya da Michigan’dan geleni de... Her biri anne olmadan önce birer
sporcuymuş. Tennis, basketbol oynamışlar ya da atletizm pistlerinde
yarışmışlar. Showtime Lakers’ı, Bad Boys Pistons’ı izlemişler. Magic ve Isiah’a
hayran olmuşlar. Hamile kalıp tüm zorluklara rağmen çocuklarını doğurmuşlar.
Hastane yatağında, çocuklarını nihayet kucaklarına aldıklarında küçük ellerine
bakıp duygulanmışlar. Babasının yokluğunda o küçük oğlanı büyütmek de, o
yokluğu açıklamak da onlara kalmış. İlk basketbol toplarını alan da ellerinden
tutup takıma yazdıran da onlar olmuş. Tekrar tekrar yapılan smaçlar yüzünden kırılan
küçük potaları yenisiyle değiştirmekten asla yılmamışlar. Oğullarına şut
atmayı, top sürmeyi öğretmişler. “Bu çocuk çok iri” diye şikayet edenleri
susturmak için doğum belgesini sürekli yanlarında taşımışlar.
İşyerleri hep uzakta, mesaileri hep uzunmuş. Evin kredisini ödeyebilmek için
fazla vardiya yapmaktan başka çareleri de yokmuş. Arabaları yoksa otobüse
binmişler, otobüse binecek paraları da yoksa yürümüşler. Restoranlardaki en
ucuz kampanya menüleri ezberlerindeymiş. Uyuşturucu tacirinin oğlu yeni
Jordan’larıyla mahallede yürürken, bir çocuğun istediklerini başka şekilde elde
edebileceğini anlatan da yine onlar olmuş. Draft’ları izleyip genel
menajerlerden hayali telefonlar almışlar. O zaman bunlara gülüyorlarmış tabii
ama maçları izlerken mideleri öyle bir sancıyormuş ki ülser olmaktan korkmuşlar
ve hepsi de içten içe, bir gün NBA’in kapılarını çalacağını biliyormuş.